Edebiyatçilar Dernegi


İçeriğe git

Genel Duyurular

Duyurular/ Etkinlikler



GÖKHAN CENGİZHAN

*24. Uluslar arası Tahran Kitap Fuarı'nda, 5 Mayıs 2011 tarihinde gerçekleşen, "Türk - İran Yayıncılık İlişkileri ve EdebiyatAçılımları" konulu panelde yaptığım konuşma metni...


(Varlık dergisinin, 2011 Haziran sayısında, Kültür Gündemi sayfasında (s. 50) yayınlanmıştır.)

KOMŞU EDEBİYATLAR: TÜRKİYE VE İRAN

"Komşum gelir gider diye yaktım kandilimi bir karanlık gecede" (Nima Yuşiç)"

Türk edebiyatı ve İran edebiyatı, çağlar boyunca karşılaşmış, birbirini etkilemiş, iç içe geçmiş iki büyük edebiyat birikimi... Türk edebiyatı, çok uzun süre İslam uygarlığının etkisinde gelişimini sürdürdü. Dinsel yükümlülüklerin gerektirdiği bir zorunlulukla önce Arapçanın, sonra sanat ve edebiyat dili olarak Farsçanın etkisiyle, yüzyıllar boyunca, karışık ve karmaşık bir kültürel zenginliğe ulaştı.

11. yüzyılda, Maveraünnehir - Horasan bölgesinde ilk ürünlerini verenTürk / İslam Edebiyatı, 13. yüzyıldan sonra Anadolu'da üretildi, yakın dönemlere kadar da varlığını korudu.

İslamiyet Türklere, "kadim" İran topraklarından geçerek ulaştı. Bu karşılaşma, Türkçeyi, edebiyat ve devlet dili olarak Farsçayla buluşturdu. Farsçanın etkisindeki edebiyat dili, adına "Divan Edebiyatı" denilen birikimi, "Osmanlıca" denilen apayrı bir dili yarattı.

Uygarlıklar, kültürler, edebiyatlar, diller arasındaki bu karşılıklıetkileşimin altını kalınca çizmek gerekiyor. Her iki coğrafyanın, Anadolu'nun ve İran'ın, birbirleri için "kapı" ve "köprü" olma konumubugün de sürmektedir.

Türkçe ve Farsça, söz konusu tarihsel süreçte, Anadolu'dan Hindistan'a kadar, pek çok halkın ortak kültürel dili olmuştur. Türkçe'den Farsça'ya, Farsça'dan Türkçe'ye giren yüzlerce sözcük, her iki kültür arasındaki yakınlığın en önemli kanıtlarını oluşturmaktadır.

Şu soruyu sormak gerekiyor: birbirlerini karşılıklı olarak derindenetkileyen bu iki kültürün, edebiyatın, dilin muhatapları; birbirlerinine ölçüde, ne düzeyde tanıyorlar, hatta kelimenin gerçek anlamıylatanıyorlar mı? İran edebiyatının Firdevsi, Hayyam, Sadi, Hafız gibi yazarları, yani klasik dönemi, Türk yazarının ve okurunun yabancısı değildir; ancak, İran edebiyatının modern dönemi hakkında çok az bilgi sahibiyiz.Türkiyeli yazarlar ve okurlar olarak, bu edebiyata, özellikle son 30 yıldır uzak kaldık. İran edebiyatını, İslam devrimi sonrasında oluşan çağdaş birikimiyle, dahası bugünüyle tanımanın gerekliliğine inanıyoruz.

Sadık Hidayet, Samed Behrengi, Ahmed Şamlu, Furug Ferruhzad gibi birkaç ünlü yazar dışında, Çağdaş İran Edebiyatı, hele İslam Devrimi sonrası günümüz İran edebiyatı, Türk yazarı ve okuru tarafından hemen hiç bilinmiyor.

Sözgelimi, çağdaş İran şiirinin kurucularından, Nazım'a eşdeğer biryol açıcılık yapan, ölçünün ve uyağın sınırlarını yıkan Nima Yuşiç'i, birkaç antolojideki sınırlı şiirleri dışında tanımıyoruz. Ya, Sohrap Sepehri, Tahire Saffarzade, Manuçehr Ateşi, Simin Behbahani, Kayser Eminpur, Vahid Emiri?

Bu arayı kapatmak için, komşu edebiyatların, barış kültürü temelindebir araya gelmeleri gerekiyor. Sanatta ve edebiyatta, köklü ve ortak bir mirasa sahip Türk ve İran halkları, kültürel temsilcileri yoluyla yarattıkları değerleri birbirlerine sıklıkla aktarmalı, bu temsilcilerin sıklıkla buluşmaları sağlanmalıdır.

Bu çaba için öncülük görevi, Türkiyeli ve İranlı yayıncılara ,çevirmenlere, yazarlara düşüyor. Coğrafi yakınlıktan kaynaklanan avantajlarımızla, daha kapsamlı, daha derinlikli, daha hazırlıklı toplantılarda bir araya gelmemiz, gerekli bütün adımları atmamız, uygun zeminleri oluşturmamız gerekiyor. Her şeyden önce, komşu edebiyatlar, ikincil elden yabancı kaynakları ve dilleri aradan çıkartıp, donanımlı çevirmenleri sayesinde, doğrudan ve aracısız birbiçimde birbirlerinin farkına varmalı, birbirlerini anlamalılar.

Edebiyatçılar Derneği olarak, 2004 yılı başında, "Komşu Edebiyatlarla Buluşma" adını verdiğimiz bir perspektif geliştirdik. Kendimize biryol haritası belirledik. Yolumuzdaki ülkelerden biri de İran'dı. Son 6 yılda, çok sayıda İranlı yazarı ülkemizde konuk ettik. Ben de, daha önce, 2 kez İran'a gelme olanağı buldum. 2007 yılında, Urumiye'de "Kutsal Direniş" adlı şiir etkinliğine, 2009 yılında, Tahran'da, uluslararası Gazze Konferansı'na katıldım.

2004 yılı Aralık ayında, Ankara'da, Edebiyatçılar Derneği, İran İslam Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kültür Müsteşarlığı işbirliği ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, "İran Edebiyatı Sempozyumu" düzenledik. Bu etkinlik, yukarda belirttiğim perspektifi somutlayan ilk ve önemli adım oldu.
Gözlemlerimi, şu şekilde özetleyebilirim: Türk ve İran edebiyatlarının, son iki yüzyılda, benzer değişme vegelişme süreçlerinden geçtiği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılmış yeterli karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarından yoksunuz. Üniversitelerde, dolayısıyla akademik çevrelerde üretilmiş yetersiz karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları, daha çok klasik edebiyat dönemlerini kapsamaktadır.

Türk ve İran edebiyatlarının, "tarihsel roman", "taşra ve köyedebiyatı", "toplumsal belge olarak öykü ve roman", "devrimci veslogancı şiir" gibi başlıklar altında, benzer dönüm noktalarındangeçtikleri, sistematik bir çeviri çalışmasıyla ortaya konabilir.Türkiyeli yazarlar ve okurlar olarak, İran İslam devrimi sonrasında oluşan, "İran Şiir Cumhuriyeti" olarak adlandırılan bir büyük üretimin varlığından haberli değiliz... Dahası, İranlı kadın şairlerin, oluşturdukları "kadın dili" aracılığıyla, "İran Kadın Şiiri" olarak adlandırılan bir büyük deneyimi olgunlaştırdıkları da bilmiyoruz!

Gerçekten de iki büyük edebiyat, tarihsel seyirleriyle büyükbenzerlikler taşımaktadırlar ve neredeyse aynı tarihsel aşamalardan geçerek olgunlaşmışlardır.Diyebilirim ki, halkların birbirleriyle doğrudan hiçbir sorunları yoktur, olmamıştır. Halkların kültürel temsilcileri, aydınlar,yazarlar, edebiyatçılar olarak, siyasetçilerin birkaç adım önlerine geçmek, gündemi belirlemek, hatta inisyatifi ele almak gerekiyor. Son 6 yılda, bu zemini, büyük ölçüde oluşturduk. Çok uzun zamandır, komşu halklar olarak birbirimizden uzaktık, daha doğrusu uzak bırakılmıştık. Yeniden, birbirimize yüzümüzü dönmeninzamanıdır, diye düşünüyoruz.

Yapılacak şey oldukça basit: komşuolduğumuzu önemsemek ve komşuluğun gereklerini yerine getirmek. Ancak, bu, yalnızca bir başlangıçtır ve önümüzde uzun bir yol bulunuyor. Ne yazık ki, Türkiyeli edebiyatçılarda bir tür şartlı refleks gelişmiş durumda. Büyük bir çoğunluğun yüzü bütünüyle Batı'ya dönük... Oysa,kanımca, bir yüzümüz Batı'ya dönükken, diğer yüzümüz, daha da güçlü bir biçimde Doğu'ya dönük olmalı... Bir ayağı, belki ayak baş parmağı Avrupa'da, bir diğer ayağı, hatta kocaman gövdesi Asya'da olanTürkiye, öncelikle komşularına yaklaşmalı, komşularını kavramalı...

Bu coğrafyadaki komşu kültürlerle kurmaya çalıştığımız diyalogun tekbir anlamı var: Merkezi Batı olan tek yönlü bir entelektüel yönelişitersine çevirmek... Aynı ortak tarihi, aynı ortak geçmişi paylaşan, daha yerinde bir ifadeyle, ortak bir mirasa sahip olan halkların kültürel temsilcileriolarak, nasıl yeniden bir araya gelebiliriz; yıllar boyuncafazlasıyla kopuk olan ilişkilerimizi, nasıl yeniden kurabiliriz?

İnanıyoruz ki, yayıncılar, yazarlar, çevirmenler; halkları birbirine yaklaştırmak için öncü roller üstlenebilirler. Bilinen, çıplak, düz siyasal argümanların dışında, ülkeler arasındakireel politik yakınlaşmaların ya da kutupsallaşmaların ötesinde bir düzeyde gelişiyor, kurduğumuz ilişkiler...

Ülkelerimiz arasındakisorunsuz gelişen siyasal ilişkilerin, bizler açısından bir şans vefırsat olduğu açıktır. Ancak, aydınlar ve yazarlar olarak, bir adımöne geçmeliyiz. Siyasetçilerin, devre dışı bıraktığı her türlüseçeneği, kendi alanımızda kalarak değerlendirebilmeli, gerekirse öncütavırlar ve pratikler geliştirebilmeliyiz.

Aydınlar olarak, bizler birbirimize yakınlaşacağız, bizlerin yakınlığında halklar birbirlerine daha kolay yakınlaşacak, nihayet halklar birbirlerine yakınlaştığında, aramızdaki "sınır" artık kağıt üstünde kalmış olacak."




Arama

İçeriğe geri dön | Ana menuya dön